DİN NEDİR?
Din; ne ahlaktır ne ameldir! Hatta marifet/bilgi de değildir! Din; Vücuttur/varlıktır!
Marifet/bilgi, zihnî meseledir ve itikattır! Vücut ise haldir, yani sevgidir! Şayet bir insanın kalbinde sevgi varsa, o kalpte Allah vardır! Şayet sevgi yok ise, isterse Allah’ın varlığına dair 100 delil getirse de o kalpte Allah yoktur!
Dinin cevheri ise “kalbî iman”dır, zihnî inanç değildir!
İnsanlar arasında bütün ihtilaf, savaş, niza ve çekişmeler; itikat, marifet ve zihindeki bilgilerden kaynaklanır! Haçlı savaşları, Taliban ve İşit cihatları, Batıdaki 1 nci ve 2 nci dünya savaşları, Protestan ve Katolik katliamları ve beşerin yüz binlerce savaşları, itikattaki ihtilaftan kaynaklanıyor! Bundan dolayı diyorum ki, itikatlar dinin cevheri değil, dinin kabuğudurlar! Dinin cevheri “sevgi”dir! Şayet sende sevgi var ise, 10 tane Allah’a iman etsen de fark etmez, çünkü dinin ilahı sevgidir!
Şayet bir elçi, “Allah” kelimesini ağzına almazsa ve insanları hayra, insan sevgisine ve Allah ile irtibata geçmeye davet ediyorsa o elçi, gerçek bir ilahi elçidir! Örneğin Buda öyle biriydi! Yani Buda muhtemelen bir peygamberdir! Budizm de ise uluhiyet yoktur, ama şerden kurtuluş vardır!
Allah Saddam gibilerine “İlla da Allah’ın tek olduğuna iman et de ondan sonra ne yaparsan yap serbestsin” demiyor. Yani Saddam gibi hasta ruhlu birisi; “ben tek Allah’a iman etmekle gurur duyuyorum” dese ne olur? Oysaki adil birisi Allah 10’dur dese, fakat Saddam gibi zulmetmese, o daha iyi olur! Mantık bunun böyle olduğunu söyler!
Bence “muvahhit” insan “muvahhet” olmalıdır! Yani Allah’ın birliğine iman etmiş bir insan, nefsinde var olan itikadı, duyguları, düşünceleri ve ahlakı, yek vücut (tek) olmalı ve bunların tümü de yek vücut halinde sahibini “hayrın çizgisine” taşımalıdır. Böyle bir durumda öyle bir şahısta ne ikiyüzlülük olur ve ne de nifak! İşte “muvahhit” insanın “muvahhet” olması böyledir! “Muvahhit” (Allah’ın tek olduğunu söyleyen) insan, 10 farklı kişiliklere sahip insan değildir!
Diğer bir ifadeyle; iki yüzlü münafık ve riyakâr insan, “Allah tektir” dese de gerçekte öyle değildir! Nitekim din de öyle söylüyor! Dolayısıyla insanın “Muvahhit” olması gerek!
Bir din ya da Nebi, şayet insanı beşerin hayrına, insan sevgisine ve Allah ile ilişkiye davet ediyor ise, “Budizm” dahi olsa o, hak dindir! Ve ben o Budist’e derim ki o din (Budizm) üzere kal! Allah o dinden razıdır ve o din hak dindir! Şayet Şii-Sünni fark etmez Müslüman ise ve bu söylediğim şeylere davet etmiyorsa batıl, ediyorsa haktır! Demek ki “tek hak Şiilik ya da Şiilerdir diye bir şey yoktur, yine tek hak Sünnilik ya da Sünnilerdir diye bir şey de yoktur! Şiiliğin de batıl olan tarafı ve yine Şiilerin de batıl yolda olanları vardır, Sünniliğin ve Sünnilerin de öyle! Kısacası bütün dinlerin ve mezheplerin hem hak ve hem de batıl olan tarafları vardır!
Dinlerin ve mezheplerin hak boyutu şudur: Şayet bir din ya da mezhep salih insanlar yetiştiriyor, insanları kendi müntesiplerine sevdiriyor, insanları; insanlığın hayrına olan şeylere davet ediyor ve şer olan şeylerden sakındırıyor ise, o din ya da mezhep, “haktır”! Şayet tersini yapıyor ise batıldır!
Kimi fakihler:” Din, itikatlardan ibarettir” demiştir, kimi fakihler de: “Din; şer’i hükümlerden ibarettir” diye bu tabiri kullanmışlardır! Bu sözleri söyleyen her iki fakih kesim de bence hata yapmışlardır! Çünkü itikatlar, dinin aslı değil kabuğudurlar! Ve dinin aslı “sevgi”dir! Bir müminin kalbinde sevgi varsa orada Allah da vardır! Şayet sevgi yoksa, o kalpte şeytan vardır ve şeytan, o sevgi yerine buğuz/nefret eker!
Örneğin kimi kürsü hocaları sürekli olarak konuşmalarında “Ehl-i Beyt’in Velayeti”nde söz edip dururlar! Oysaki onlardan kimilerinin kalplerinde Ehl-i Beyt sevgisi yoktur! O türleri Ehl-i Beyti değil, kendi ceplerini seviyorlar.
Dikkat ederseniz bu kesim kürsü hocaları insanların kalbine nasıl da sinsice nefret tohumu serpiyorlar. Diyorlar ki, şayet Ehl-i Beyti seviyor isen, bu sevgi işin “tevelli” boyutudur ve bu sevgi tek başına yeterli olmaz, bir de işin “teberri” boyutu vardır, yani Ehl-i Beytin muhaliflerinden de teberri etmen gerek, bunun için de onlara muhalefet eden sahabeye lanet okuman gerekir!
Bunların bu sözüne inanan kimileri, sabah leyin kalkıyor ve günlük olarak eline tesbihini alıp 100 kez “Allah’ım! Falana lanet et”, 100 defa da “Allah’ım! Filana da lanet et” diyor, böylece Ehl-i Beyt’e muhalif olan her bir sahabeye 100 adet günlük lanet hediyesi gönderiyorlar! Bu durumu, genellikle “Aşura Ziyareti”ni okurken yapıyorlar! “Allah’ım! Birinciye, ikinciye, üçüncüye lanet et” derler. Ve yine derler ki, “Ehl-i Beyt’in düşmanlarına karşı sende beraet/teberri yok ise, sen Şii değilsin!
İşte bu, bozulmuş dindir! Oysaki İlahî dine göre, senin kalbinde sevgi olmalıdır! Hem de bu sevgi sana muvafık olanlar için değil, muhalefet edenler için olmalıdır! Yani bir komünist tabi ki diğer bir komünisti sever, Kemalist Kemalist’i sever, Ulusalcı Ulusalcıyı sever. Bunlar olağan şeydir! Fakat önemli olan, sana muhalefet eden ve karşıt görüşe sahip olan birini sevmektir! Nitekim Hz. İsa (as) bir sözünde şöyle der:
-“Düşmanlarınızı seviniz ve muhalifleriniz ile ilişki kurunuz! Ben size dostlarınızı sevin ve muhaliflerinize gazap edin dersem, sizinle Aşarlar arasında ne fark kalır!” (Aşar; Romalılar döneminde halktan zorla vergi toplayan devlet vergi memurlarına verilen isimdir, Osmanlıca da Öşür derlerdi!)
Hz. İsa (as) bu sözünde diyor ki, ben size dostlarınızı (yani size muvafık olanlarınızı) sevin ve düşmanlarınıza nefret besleyin demiyorum! Çünkü tüm aşarlar da öyle yapıyorlardı! O taktirde benim onlarla ne farkım kalır ki?
İşte ilahi ve hak olan dinin özelliği budur! Yani öyle olan bir din der ki; “düşmanınızı sevin”, sevginiz muhalifleriniz için olmalıdır, hatta sizinle tartışsa ve size galip gelse dahi onu seveceksiniz ki, ona kendinizin ondan daha faziletli olduğunu ispat etmiş olasınız!
Televizyonlara baktığımızda her kesin kendi dininin ve kendi inancının hak olduğundan bahsettiğini görüyoruz! Oysaki, o insanların dini ve inancı doğru olsa dahi gerçekte şeytanın dinidir! Çünkü Allah, “delillere bakmaz, sonuçlara bakar.” Senin inancın seni salih ve hayır sever bir insan yapıyorsa, (çünkü mutlak hayır Allah’tır!) öyle bir insan diliyle Allah’ın varlığını itiraf etmese dahi, Allah ondan razı oluyordur!
İyice düşündüğümüzde görüyoruz ki “münkirler”, İslam’ın hakiki Allah’ını değil de müntakim/intikamcı, mütekebbir, azap edici, cebredici vs. olan İlahını inkâr ediyorlar! Hıristiyanların kabul ettikleri İsa Nebi’nin ilahlığını, Yahudilerin, onları üstün ırk olarak yaratan ilahı! Tüm insanları ateşe atıp yakan ve bir tek Müslümanları cennete sokan ilahı! ve de Hıristiyanların inandıkları teslis (üçlü) ilahı inkâr ediyorlar!
Kuran’da Allah şöyle tarif ediliyor: “O (Allah), hayra çok düşkündür!” (Adiyat:8) Yani Allah hayrı sevendir. Şayet insan hayrı seviyorsa, işte o, Allah sevgisidir! Çünkü Allah “hayırdır!” Allah “kemaldir!” Gerçekte insanın kendisi için değil de başkası ve insanlık için hayrı sevmesi, Allah’ı sevmesidir! Ve böyle bir durumda o insanın kalbinde Allah’a karşı iman var demektir!
Jean-Paul Sartre (Can bur Sarter) münkir bir insandı, fakat “Mümin Münkir” adında bir kitap yazmıştır. Fransa’nın Paris kentinde yaşıyordu. İnkılapçı Cezayirli Müslümanlar kaçıp onun evine sığındıklarında, kendine sığınanlara ihanet etmiyor ve hepsine de sığınma veriyordu! Şimdi böyle bir insana “Münkir” denilir mi?
Böyle bir insan, insanlığın değeridir! Her ne kadar bunun zihninde İslam’ın ya da Hıristiyanlığın ilahına karşı bir düşünce oluşmamışsa da fakat Allah’ın nuru bunun kalbinde mevcuttur. Çünkü Allah, zihinsel bir şey değildir, “vücudi” dir ve insanın kalbindedir. O da “sevgidir!” Bir insanda sevgi varsa, Allah da vardır. Zihninde Allah var mı yok mu, 10 tane mi ilah vardır 1 tane mi ilah vardır, bunlar önemli değildir!
İslam Peygamberi (sav) şöyle der:
-“Allah sizin yüzünüze ve cisminize bakmaz, kalbinize ve eyleminize bakar!”
Bak gör, kalbinde sevgi varsa, Allah seni seviyordur! Yoksa, sevmiyordur! Yani bazı sedefleri açarsınız, içerisinde inci bulamazsınız! Bazı insanlar da öyledir, onlarda inci yoktur!
Ünlü Alman Feylesofu Nietzsche (Niçe); “Allah ölmüştür” sözünü doğru söylemiştir! Çünkü insanların içinde Allah sevgisinin bulunmadığını gördüğü için öyle söylemiştir! Bakmış ki Hıristiyan Hristiyan’ı, Müslüman Müslümanı öldürüp duruyor! Görmüş ki Allah onların yalnızca dillerinde dolaşan slogandan ibarettir, Slogan da avam insanların işidir, bundan dolayı da “Allah ölmüştür” demiştir!
Kısacası “sevgi”; arif olanların dindarlığıdır! Ariflerin dindarlığı, Allah ile irtibatsız geçmez. Ariflerin imanı, Allah ile irtibattan hasıl olur! Dolayısıyla Allah ile irtibat kurulduktan sonra her anınız namazdır! Yani arifler yalnızca namazdan namaza Allah ile irtibata geçmezler. İster arabada, isterse de yatakta şayet Allah ile irtibatta oluyor isen, namazdasın demektir! Abdest almak, camiye gitmek ve gusletmek ile namaz olmuyor!
Fakat şunu da söyleyeyim ki, insanı güçlendiren şey namazdır! Yani namaz, ruhun gıdasıdır! Namaz olmaz ise, ruh acından ölür!




